Salı, Temmuz 27

yort savul

"1. atlasları getirin! tarih atlaslarını!
en geniş zamanlı bir şiir yazacağız

2. harbi karşılık verecek ama herkes
göğünde kuş uçurtmayan şu üç soruya:

3. bir, yeryüzünde nasıl dağılmıştır
tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar?

4. iki, daha yavuz bir belge var mıdır ha
gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?

5. üç, boğaziçi bir istanbul ırmağıdır
nice akar huruc alessultanlarda bayraksız davulsuz?

6. nerede kalmıştık? tarihe ağarken üç ağır yıldız
sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk

7. çocuklar! ile bile muhbirler! ve bütün ahali!
hep birlikte, üç kez, bağırarak, yazınız

8. kurşunkalemle de olabilir
yort savul!"


yort savul-ece ayhan

Pazar, Temmuz 25

işçiler ölebilir problem değil, aman sektör ölmesin

"AKP'li Zafer Çağlayan'ın "Sektörün eksiklerini mutlaka yerine getirmemiz gerekiyor. Ama sektörü öldürmeyelim" cümlesinin ardından Zonguldak'ta bir tersanede 4 işçi daha yaşamını yitirdi. Tersaneler cinayet mahalline dönüşürken, AKP ölümler karşısında kolunu kıpırdatmamaya devam ediyor.
..." sol.org

hemen alttaki uykusuz kapağında akpnin bu cinayetlere değil de neye kolunu kıpırdattığını görebilirsiniz. ayrıca sol.org'un yukardaki haberinin devamında neden tersanelerde herhangi bir iyileştirme yapılmadığının cevaplarını bulmak da mümkün.
üst kısımdaki yazıyı okuyabilmek için resme tıklayın

Pazar, Temmuz 11

"Binlerce kaybın akıbetinin belli olması için aileler yürüyordu…
Yolda binlerce şehidin upuzun, kıpkırmızı cenazesine rastladılar.
Cenazeden dağılanların kimi Sivas katliamında yakılanları anmaya gitti…
Orada, oğlu dağda öldürülmüş analara da rastladılar.
Cenazeden dağılanların bir kısmı Başbağlar’ı anmak için yola çıktı.
Onlar da yol üstünde, Çorum’da katledilenlerin yakınlarıyla karşılaştı.
Çorumlular Maraşlılara gidiyordu taziyeye.
Bir kısmı İstanbul’dan gelmişti ve bir süre önce, 1 Mayıs’ta katledilenleri anmıştı.
Taksim’de toplananlar arasında Beyazıt’ta 16 Mart katliamında arkadaşlarını, kardeşlerini kaybeden de vardı.
Onların kimisi de zaten İpekçi, Öz, Kaftancıoğlu… ve yakınları katledilmiş diğer ailelerle buluşuyordu.
Ceylan’ın ailesi gelemedi ama Serap ile Buse’ninkiler aynı acıda koklaşıverdi. Güngören’de katledilenlerle toplaştılar.
Uğur’unkilerin yanına Hatay’da, Kars’ta, Lice’de öldürülenler de düştü.
Belki herkes farkında değildi ama…
Çok kişi bir eliyle bir cenaze kaldırırken öteki elini başka bir duaya hazır tutuyordu.
Yüz binlerce çocuk; öldürülmüş, kaybolmuş, yakılmış büyüklerin hatıralarıyla büyüdü.
Büyüdü ve yüzlercesi de kendi cenazelerinde sıraya dizildi.
Belki herkes farkında değildi…
Acısını ötekininki karşısına, nefretini ötekininki üstüne koyuyordu ama…
Aslında herkes aynı cenazeyi kaldırıyordu.

..."

umur talu 5 temmuzda yazmış
"dedi aramadan bulamazsın, dedi en nihayet arasan da bulamazsın. bulmak yok, o başka ama anlaşılan o ki Celaleddin, sen çok güzel arayacaksın." 
şeyh attar'ın mevlanaya söylediği rivayet edilen bir söz. sol tarafta dvd'si bulunan konseri izlerken duyup hemen not aldım. çok güzel bir yapım bir izleyin bari.

Pazar, Temmuz 4

sana büyük bir sır söyleyeceğim

doğuştan sağır ve dilsiz, kütüphanede çalışan Onur ile çağrı merkezinde çalışan Zeynep'in hikayesi "başka dilde aşk". ana hikaye bu ilişkinin zorlukları üzerinde giderken, zeynep'in çağrı merkezinde çalışması dolayısıyla, çağrı merkezi çalışanlarının iş koşulları da bir yandan bizi izliyor. daha önce de çağrı merkezi çalışanlarının "gerçeğe çağrı merkezi" adında ortak bir platformu olduğunu duymuştum, burda bahsedildiğini görmek de güzel oldu.
film izlerken genelde birkaç kere ara veririm hatta bazen sonraki gün devam ettiğim filmler bile oluyor, "başka dilde aşk" öyle olmadı. ana hikayesi, yan hikayeleri,oyunculukları, müzikleri gayet güzeldi.
başlığa gelince louis aragon'un "sana büyük bir sır söyleyeceğim" şiirini de dinleme imkanı bulduk filmde başlık ordan =) bunun gibi belki ufak tefek ama güzel izler bıraktı aklımda bu film. demem o ki siz de bi tadına bakın.

Perşembe, Haziran 24

135 !

"Tuzla'da 135. kayıp kadrolu işçi oldu 
Tuzla'daki Selay Tersanesi'nde çalışan 60 yaşındaki Mehmet Tağrikulu, forkliftte taşıdığı tonlarca ağırlıktaki malzemenin altında kaldı.
İSTANBUL - Tersane İşçileri Birliği Derneği’nden (TİBDER) yapılan açıklamaya göre, Tuzla’daki Selay Tersanesi’nde kadrolu olarak çalışan 60 yaşındaki Mehmet Tağrikulu, geçen 14 Haziran’da forkliftte taşıdığı tonlarca ağırlıktaki malzemenin altında kaldı. Ağır yaralanan Tağrikulu, kurtarılamadı. Tağrikulu, 1985 yılından bu yanaki 135. ‘tersane şehidi’ oldu. 
TİBDER’den yapılan açıklamaya göre, Sultan Atasoy isimli bir kuru yük gemisi, eksiklerin tamamlanması için Selay Tersanesi’nde bulunuyordu. Geçen 14 Haziran’da, tersanede kadrolu işçi olarak çalışan 60 yaşındaki Mehmet Tağrikulu, forkliftte taşıdığı tonlarca ağırlıktaki malzemelerin devrilmesi sonucu ağır yaralanarak GİSBİR Hastanesi’ne kaldırıldı. İddiaya göre, hastanenin yoğun bakım ünitesinde yer bulunmadığı gerekçesiyle Tağrikulu, özel bir hastaneye nakledildi. Tağrikulu, iç kanamasından öldü. 
TİBDER’den yapılan açıklamada, Tağrikulu’nun ölümünün işverenler tarafından saklanmaya çalışıldığı iddia edilerek, “Kâr hırsı öldürmeye devam etmektedir. İş cinayeti, bu kez taşeron işçiyi değil, kadrolu işçiyi vurmuştur. Tıpkı diğer kadrolu işçiler Cevat Toy ve Süleymen Birinci gibi. Hiçbir iş cinayetine ses çıkarmayan kadrolu işçilerin sendikası Dok Gemi-İş de sessizliğini korumaya devam ediyor” denildi. 
Bu arada Liman, Tersane, Gemi Yapım ve Onarım İşçileri Sendikası’ndan (Limter-İş) yapılan açıklamaya göre de NU Marine Tersanesi’nde çalışan üç işçi kaza geçirdi, ikisinin parmakları kesildi. "

Çarşamba, Haziran 23

bir dost (doğudan)

bu ara facebookda ve civar semtlerde popüler olan bir mektup var, sanıyorum yalçın bayer'in köşesinde de yayınlanmış, şimdi oraya linkler verilerek de paylaşılıyor. verip veriştirmeden önce orjinal metni bi şuraya koyalım, metin şöyle :
"Doğuda görevli bir doktorun mektubundan,
Buraya ilk gelince insan önce birşeyler başarmak istiyor ve bütün olanaklarını zorluyor.
Ancak bir süre sonra bütün isteğini kaybedip 'Ben burada ne arıyorum ?'  diye sorgulamaya başlıyor.
Malzeme temini yerel firmaların kontrolünde (ki hepsi siyasilerin) .
Hastane yönetimlerine baskı had safhada.
Siyasiler hastane üzerinden resmen devleti soyuyorlar. 1'e mal olanı 4'e satıyorlar.
İnsanlar doktorlara karşı büyük bir öfkeye sahip. Geldiğimden beri darp edilmeyen arkadaşım kalmadı.
Burada halk aşırı şımartılmış. İnsanların işini halletmeyince, ya kaymakama gidiyor, ya da 'Ben pkk lıyım, seni vururum' diye tehdit ediliyoruz.
Can ve mal güvenliğimiz sıfır.
Kimse vergi vermiyor, elektrik-su vb. faturalar ödenmiyor.Herkese ayda 150 TL çocuk parası (ki çocuk başına), çocuk ultrasonda görüldüğü andan itibaren de mama ve bez parası ödeniyor.
Okula giden her çocuğa devlet harçlık veriyor, harçlık gecikince anneler okulu basıp çocukları okuldan almakla tehdit ediyor.
O çocuklar ne yapıyor peki ? Üzerlerinde üniformaları, ellerinde pkk bayrakları ile DTP mitingine gidiyor.
Herkese, eksin ya da ekmesin, toprak yardımı yapılıyor (ki zaten kimse ekmiyor ya).
Bu yardımda sadece beyana bakıyorlar. Adam 5'i 50 yazdırabiliyor. Van' da dağıtılan paraya bakınca, göl bile tarım arazisine sayılsa az gelir.
Her Cuma kaymakamlık elden nakdi para dağıtıyor.
Buralarda tek vergi verenler devlet memurları...
İnsan içinden  ve de dışından lanetler okuyor.
terör biterse bu insanlar çalışmak zorunda kalabilir devlet denetimini daha sık ve iyi yapabilir... isterler mi bu rantın bitmesini."
 mektuptaki her iddiya takıldıysam da en çok çocuklarla ilgili kısmı tüylerimi ürpertti. okula giden her çocuğa devlet harçlık veriyor mu bilmiyorum ama veriyorsa bu doğrusudur. eğer anneleri de bu harçlık verilmeyince okulu basıyorsa bu da ordaki vatandaşın kendisine hak olarak verilen bişi geri alındığında tepki vermesidir ki bu da keşke daha yaygın olsa denebilicek bi durum.

sonra o çocuklar gidip ne yapıyormuş eyleme katılıyormuş, bu kadar toptancı gözüyle bakmamak lazım dünyaya. alternatif olarak önerdiği ne peki, çocukların hepsini potansiyel suçlu ilan edip hapishanelere mi atalım, ki yapılmayan bişi değil.
ordaki bir tek çocuk bile bu harçlıkla eğitim görme fırsatına kavuşuyorsa, bu iyi bişiydir.

sonra toprak yardımı denilen şey sanırım mazot yardımı ki türkiyenin her yerinde uygulanıyor, doğuya özgü bişi değil. bunun kötüye kullanımının da doğuya özgü olmadığı gibi. bunu önlemesi gereken devletin ilgili kurumlarıdır ki bunun denetiminin terörle bi bağlantısı yok.

insanlar doktorlara karşı bi öfkeye sahip diyor ya, bugün git kartal devlet hastanesine orda da insanlar doktorlara karşı bi öfkeye sahip. çünkü hastanede yaşanan tüm tersliklerde karşılarındaki tek muhatap doktor. doktorların hastanede ters giden her şeyden sorumlu tutulmaları tabi ki insafsızlık olur, ama bu mantık yürütmeyi bahsi geçen mektubun yazarı olan doktor doğuda ters giden herşeyden ordaki insanları sorumlu tutarak yapıyor neden çünkü onlar kürt. halbuki bahsettiği şeylerin bir kısmı, siyasilerin hastanelere mal satması vb. şeyler sadece doğunun değil türkiyenin bir problemi. doğuda ters giden her şeyin terörle organik bir bağlantısı olmak zorunda değil.
türkiyenin batısında eğitim almış hayatı batıda geçmiş birinin doğuya gidince olumlu bir şeyler yapmak istemesini anlayabilirim ama böyle bişiye kalkışmak için önce ordaki insanı anlamaya çalışmak lazım. halkı dönüştürülmesi, evrimleştirilmesi şart nesneler olarak görünce olumlu bir şeyler yapabilmek tabi ki mümkün değil.

Çarşamba, Haziran 16

işe dönüş

bu ara işe giderken, gelirken yolda sürekli nazım'ın kendi sesinden angina pektoris'i dinliyorum.
buyrun siz de tadına bakın fizy'den gelsin.

tabii iş diyince, askerden döndükten sonra bir süre boş boş dolandım ta ki bu pazartesi gününe kadar. avare günlerim de nihayete erdi bu pazartesi, eski işime devam ediyorum 3 gündür. eskiden napıyordun sen arkadaşım derseniz, tarifi zor duygulara gark olurum. ne yaptığımı anlattığımda hayali ihracat yaptığımı sanan arkadaşım var =) yok hayır, hayali ihracat yapmıyorum. konfigürasyon yönetimi diye bişi. bundan iki sene önceye kadar ben de bilmiyordum ne olduğunu =) yaparkene öğrendik. sonra da sevdim, kaldı öyle.
nası olsa bağlantısını verdik diye alıntı yapmayacaktım ama olmadı, dayanamadım. şöyle başlıyor angina pektoris :


"yarısı burdaysa kalbimin / yarısı çin'dedir, doktor.
sarınehre doğru akan / ordunun içindedir.


sonra, her şafak vakti, doktor, / her şafak vakti kalbim
yunanistan'da kurşuna diziliyor.
...
nazım hikmet"

Salı, Haziran 8

...

divan edebiyatı


"sanma ki talebi devlet-ü cah etmeğe geldik
biz aleme bir yar için ah etmeğe geldik"

ben de normal bir lise öğrencisi iken divan edebiyatı ile ilgili herhangi bir şey öğrenmeye pek niyetli değildim. sonra da uzun bir süre ilgim alakam olmadı divan edebiyatı ile.
birgün evde rastlantı eseri karşılaştığım (evet, tam kapıdan içeri girerken böö die önüme çıktı) bir iskender pala kitabı vesile oldu, vakti de gelmiş demek ki başladık okumaya. aşkname'yi okudum ilk olarak (önüme çıkan kitap), bloga kitap arkası yazısını da koydu idim.
kitapta iskender pala bir divan edebiyatı üstadı olarak gazellerden alıntıları çok iyi kullanıyor, bu alıntıların etrafına hikayeler inşa ediyor. en güzeli de daha fazlasını okumak için bir merak uyandırıyor. bu merak sizi iskender pala'nın şahane gazeller serisi de dahil olmak üzere divan edebiyatı alanında yayınlanan bir çok kitabından birine götürebilir.

bu arada yukardaki beyit 19.yy da yaşamış yenişehirli avni adında bir şaire ait imiş. der ki
"biz mal, mülk, mevki peşinde koşmak için gelmedik
bu aleme sadece bir yar için çile çekmeye geldik"
başlangıçta ben de ne dediğini anlamakta zorlanmadım değil =) ama yazar buna çözüm olarak beyitlerin hemen sonrasında bir açıklama veriyor.

bir beyit ile başladık, bir beyit ile bitirelim bu sefer fuzuli'nin bir beyti. sanırım sadece cânân'ın sevgili olduğunu bilseniz yeterli olur.

"cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever
cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever"

Pazartesi, Mayıs 31

...

bugün biliyorsunuz israil bir haydut devlet olarak uluslararası sularda gazzeye doğru giden yardım yüklü gemilere saldırdı. israil müdahalesi beklenen bir durumdu gerçi ama bu kadar pervasızcasına pek ihtimal vermiyordum, şimdi tekrar düşününce bu iyimserliğin kaynağını merak etmiyor değilim. belki de israil bu kadar orantısızca saldırmasaydı, öldürmeseydi şaşırmak gerekirdi.

sonra tabi insanların tepkileri eylemlere dönüştü. sabah islami kesim taksimde, tkp 4.leventte toplanıyordu. tkp'nin ve diğer sol grupların böyle durumlarda aksiyon alması önemli yoksa sadece din eksenli grupların yönlendirdiği, tekbir getirilen eylemlere katılmak herkes için makul değil.

belki siz de insanların facebook, twitter gibi sosyal medya ortamlarında birden içlerinden bir ırkçı çıkabildiğini fark etmişsinizdir. hitlerden alıntılar bugün çok sık kullanıldı. burdaki problem bazı insanların "yahudi" diye toplu hareket eden, tek, tüm musevileri kapsayan ve israil devletinde vücut bulmuş bir canavar olduğunu sanması. böyle olunca filistinde yaşanan katliamların yergisi başka katliamlara, holokosta, övgü ile biraraya geliyor ki bu hikaye aslında masum insanlar katledildiğinde değil katledilen masum insanlar müslüman olduklarında tepki göstermek gibi hiç de insani olmayan bir yere varıyor.

Salı, Mayıs 25

huzur

askerliğimi de bitirmiş bulunuyorum. cumartesi günü sabahın körü itibariyle salıverdiler beni. dönüş yolunda öyle acayip bir sevinç hissedemedim, korktum hislerimi mi aldılar içerde acaba diye. sonra hastalıktandır belki dedim, çarşamba günü hastalanmıştım biraz.
yol boyunca boş boş bulutları izledim, huzurlu hissettim belki uzun süre sonra ilk kez. kahvaltıya eve yetiştim, insanın evinde kahvaltı yapması gibisi yok.

pinhan

"korktu. gidip de varamamaktan değil, varıp da dönüş yollarını kaybetmekten değil, dönüp de geride bıraktıklarını yerlerinde görememekten değil; bir kendini bulmaktan, bulduğundan korkmaktan korktu."
pinhan, elif şafak

Pazar, Mayıs 9

1984 ve cesur yeni dünya


merope' de gördüm burda da bulunsun istedim efenim. 
(resme tıklayın, büyütün falan biliosunuz siz onu =))

bedelli, eşitlik, şu bu ...


safari

"ya hu burda kaliteli insanlarla tanıştım, tabi O. gibi insanları da görmüş oldum. adam tuvaleti temizliyormuş, yani ilerde böyle yanında çalışan insanlarla falan nasıl muhatap olucağını öğrenmiş oldum. " (ali kırca konuşuyor gibi hayal edin)


bu repliğe şahit olan Ö. çok güzel bi taklit eşliğinde anlattı bana. bunu duyunca aklıma gelen ilk sahne afrikada bir ülkeye safariye gitmiş, jiplerinin içinde kocaman güneş gözlükleriyle dolanan, üstünde oldukları toprağa alabildiğine yabancı 2 amerikan vatandaşından birinin diğerine "bak, bak şu tarafta O. yu görüyor musun avını nasıl da kovalıyor, vow! " sahne oldu.
genç burjuva adaylarımız için askerliğin türkiyeye dair bir fikir edinmeleri açısından faydalı olucağını sanıyordum ama onlar da safarideki amerikalı yabancılığında ısrarlı çıktılar.

Cumartesi, Nisan 24

çok eksildik biz

kuşaklardır yaşadığın evinden, vatanından ayrılmak zorunda olduğunu söylüyorlar. neden?
bilmediğin, görmediğin uzak bir diyarda yaşaman lazımmış artık. nerde?
ve sen birgün bakacaksın ki komşun gitmiş. başka birileri yerleşmiş evine şimdiden. kim bunlar?
işte bu topraklarda doğacak çocukların omuzlarında taşıdıkları acı yüküne biri daha ekleniyor, talat'ın tüm vilayetlere gönderdiği telgrafla. ölüm kervanı yola çıkıyor böylece, der-zor'a doğru. başlarına gelecekleri henüz onlar da bilmiyor, komşuları da.

sayıca azdılar belki ama bu zulmü farkedip, zalimle işbirliğine yanaşmayan, zalimin karşısında durma cesaretini gösteren valiler, kaymakamlar, memurlar, müftüler ve nice komşular oldu. evet, azdılar sayıca. onlar hep azınlıktaydı burda, ama hiç yok olmadılar. başka bir tarih yazımının kahramanlarıydı onlar. zalime karşı durmanın bedelini canıyla ödeyenler oldu içlerinden, buna rağmen durduramadılar bir telgrafla başlayan felaketi.

şimdi sana diplomasinin soğuk, içinden insana dair olan çıkarılıp yerine sayılar konmuş diliyle konuşup, yok 400 bindi yok 900 bindi diyecek değilim. ama burdaydılar inan. sivasta, malatyada, samsunda, bitliste, diyarbakırda ve daha nice yerdeydiler. yanımızdaydılar işte. şimdi bir bak, orda değiller, yoklar. çok eksildik biz.

hangi millet

"hemen kendi milletini suçlama" dedi 1915 ile ilgili ayaküstü tartıştığımız bir subay ayrılırken. hangi milletimi? millet denilince tek, bütünlüklü ve homojen bir yapı aklına geliyor belli ki.
tarih bazen zalim bir iktidar ve ona karşı durmaya cesaret edenlerin hikayesini anlatır. hangisi senin tarihin? zalimin tarihi mi ona karşı durma cesaretini gösterenlerin tarihi mi?
hangisi senin milletinden zalimin tarafında duranlar mı, karşısında duranlar mı ?
sultan mehmet mi bedrettin mi? boğazlıyan kaymakamı mı, boğazlıyan müftüsü mü ?

1.dünya savaşı bittiğinde imparatorlukta başlayan yargılamalarda katliama dönüşen tehcirin icracılarına karşı aleyhte tanıklık yapanlar da bu toprağın insanlarıydı. 1919'da başlayan yozgat davasında boğazlıyan kaymakamı kemal aleyhindeki tanıklıklardan biri de boğazlıyan müftüsü abdullahzade mehmed'in tanıklığıdır* .
"erkekler tutuklanıyor ve sürgüne gönderiliyordu, fakat nereye gönderilmekteydiler? hiç kimse bu konuda birşey bilmiyordu. sonunda işittik ki onları öldürüyorlardı. erkeklerin ardından kadınlar ve çocuklar da sürgüne gönderildi ve katledildi. dine karşı bu ağır suçlardan dolayı fazlasıyla üzülmüştüm. kemal bey bu durumu fark etti ve birgün 'müftü efendi' dedi bana 'neden bu kadar üzgünsünüz, siz hükümetten daha mı merhametlisiniz?' ben de onu 'hayır, üzgün değilim ancak allahın gazabından korkarım' diye cevapladım."

*ifade metni taner akçam'ın 'ermeni meselesi hallolunmuştur' kitabından

ejder kapanı

geçenlerde burdaki sinemada ejder kapanını izledik. işin içinde uğur yücel olunca merak edip gittik izlemeye. diyalogları, çekimleri, oyunculukları ile benim beklediğimden daha da iyiydi film. hele bir de sırrı süreyya önder'i de görünce ne zamandır göremediğim bir arkadaşımı görmüş kadar oldum.
bir ara uğur yücel'in oynadığı karakter olan çerkeze "senin daha cinayetten rızkın kesilmemiş." deyişi vardı ki biz orda bir günlük gülme istihkakımız kadar güldük nerdeyse.
fakat sonra nöbet tuttuğumuz kulübedeki bilgisayara da bu filmi kopyalamışlar, hergün farklı bir uzmanla orda oluyorum, ve her gelen bu filmi izliyor başka yapıcak bişi bulamayınca. ben o arada bişiler okumaya çalışıyorum ama ister istemez arkada sürekli film var. replikleri ezberlemeye başladım hayırlısı =)

chavez

geçen hafta içinde habertürkde "muhalefetten chaveze demokrasi eleştirisi" haberi şu cümlelerle bitiyordu "ordu darbesiyle işbaşına gelen chavez, yakınlarını önemli mevkilere getirmekle de suçlanıyor."
haberde isim veya kaynak yok. büyük ihtimalle abd kaynaklı bir haber kaynağından kopyala yapıştır şeklinde oluşmuş haber.
eskiden bu tarz haberlerde bile sadece yönlendirici işaretler olurdu, şimdi artık düpedüz yalan var. adam darbeyle işbaşına gelmiş değil, kendisine karşı düzenlenen abd destekli darbeyle görevinden olmuş. kısa bir süre içinde halkın ve başkanlık muhafızlarının desteği ile görevini geri alabilmişti. daha sonra da nice seçimler kazandı. bu darbe olayı ile ilgili detaylar içün bkz. "the revolution will not be televised"

Pazar, Nisan 18

üvercinka

"...
birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
iki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
bütün kara parçalarında
afrika dahil
..."
üvercinka - cemal süreya

Cumartesi, Nisan 3

yenilmez arafat

bir süredir amnon kapeliouk'un "yenilmez arafat" ını okuyordum. kitap arafat'ın bir biyografisi ama arafat demek yakın dönem filistin tarihi de demek bir anlamda. kitabın insanda bıraktığı ruh hali ile arafat'ın yandaki fotoğrafı o kadar uyumlu ki, kitabın kapağı yerine bu fotoğrafı kullanmak istedim. kitap boyunca arafat'ın sadece israille değil, diğer komşu ülkelerle, abd ile, ve abartı değil tüm dünyayla nasıl mücadele etmek zorunda kaldığını, nasıl yalnız bırakıldığını okuyorsunuz sürekli

filistin tarihine bir yerinden başlamak isterseniz veya arafat gibi yüzyılın en önemli karakterlerinden birini merak ediyorsanız, amnon kapeliouk'un kitabı bunun için iyi bir başlangıç olur. şu da arka kapaktan bir arak :

"...
Le Monde ve Le Monde diplomatique yazarı, İsrailli gazeteci, Yakındoğu uzmanı Amnon Kapeliouk, dostu, efsane bir kişiliğin yaşamöyküsünü, Arafat'ı, yirmi yılı aşkın bir zaman diliminde geliştirdiği güven ilişkisine bağlı kalarak, gerek kendisiyle yaptığı yüz elli görüşmeye, gerekse İsrailli, Filistinli yüzlerce kişiyle yaptığı söyleşilere ve çok sayıda önemli belgeye dayanarak kaleme alır.
...
"

sakallı celal

alev alatlı'nın yeni harmandaki röportajında anlattığı bir hikaye vardı sakallı celal ile ilgili aynı kelimeler ile olmasa da şöyle hikaye :
1925 senesinde, milli eğitim bakanı ve aynı zamanda sakallı celal'in sınıf arkadaşı hamdullah suphi, memur açığını gidermek gerekçesiyle sakallı celal'den lise son sınıfları acele mezun etmesini ister. bunun üzerine sakallı celal 'Bana bak hamdullah, meşrutiyeti getirdik olmadı. cumhuriyeti getirdik olmadı. biraz ciddiyete ne dersin ?' diye cevap verir.

Bugün nasılsın ey kâinatın başı dönmüş yıldızı ?

izne geldiğimde evde denk geldim iskender pala'nın aşkname'sine. kitabın arka kapağını okudum, öyle bi kaldım. sonraki günlerde kitabın arka kapağını tekrar tekrar okudum. izinden geri dönünce artık kitabın kendisini de okuyayım diye düşündüm =)
şu da kitapyurdundan buraya kopyaladığım arka kapak yazısıdır :

"Bütün iyi dilekler ve selamlardan sonra...


Dilenciden sultana, köleden efendiye

Hânım hey!..

Sen ki mahabbet gülistanıma revnak bağışlayanım, efendimsin,

Sen ki arzum, emelim, hicranım ve elemimsin,

Ayrılığından dolayı yardım dilenmeye takatim yok senden, kapında kendini kaybedenlere gıptayla geçen ömrümde bir takate de ihtiyacım kalmadı artık. Sevgili eşiğinde ölene değil sağ kalana şaşmak gerekir, der bir bilge ama ben senden uzakta, aşkınla hasta, ama aşk sayesinde sıhhatteyim. Araya bunca yılın hasreti girmişken bir gün seni görmeye dayanabilir miyim bilmem, ama her sabah seni görüyor ve yüzünden aldığı güzellik ile insan içine çıkıyor diye güneşe, eşiğini döne dolaşa senden nur çalıyor diye her akşam mehtaba bakıyorum, bilesin. "Bugün nasılsın ey kâinatın başı dönmüş yıldızı?" diyorum ona, hasbıhal ediyorum; "Ne haldedir sevgilim, hoş mudur, sofaca mıdır İstanbullar sultanı bugün?" diye tekrar soruyorum. "Hiç benim bulunduğum yerden daha kederli bir âleme doğdun mu sen; hiç aşkta altüst olmuş bencileyin bir firkatzede üzerine parladın mı?" diye sitem ediyorum bazen... Velhasıl günlerce ve gecelerce güneşlere ve aylara durmadan ve dinlenmeden seni soruyorum, hâlâ bir haberini alamayışımı şikâyetle söylüyor, anlatıyorum. Senin beni unutma ihtimalini hatırlayıp çıldırıyorum bazı günler ve bazı geceler yüzünü eskisi gibi hayal edemeyeceğimden korkup kahroluyorum. Sonra tevbeler ediyorum. Seni unutma ihtimalini düşündüğüm için."

büyük tanışma

büyük tanışma ece temelkuran'ın geçen hafta boyunca habertürkde yayınlanan yazı dizisinin adı. başladığında önermek istedim ama şartlar elvermedi =) şimcik bağlantıları ile birlikte öneriyorum, dikkat.
"büyük tanışma" memleketin "öteki"lerinin medyada pek de seslerini duyuramayan temsilcilerini duymak, anlamaya çalışmak açısından çok güzel bir başlangıç imkanı. ahanda şurda :

1-Ne mozaiği ulan! Türkiye mermerdir’den BÜYÜK TANIŞMAYA!..
3-İslamcılar da değişir!
4-Kürtlerin kalbindeki çark

son 2 bölüm henüz habertürk internet sitesinde yok. olunca ekleriz hele bi bakın da =)

Pazar, Mart 28

rodan ve malena

efendim geçen gün habertürkde çok hoş bir habere rastladım. insanların rodan ismini verdikleri leylek 17 yıldır her bahar aynı günde hırvatıstan'ın brodski varos köyüne, göçemeyen eşi malenaya geri dönüyormuş.
sizin için de aradım haberin linkini netekim bulamadım =) daha da bişi demem.

geber vakası

burda tehlikeli bişi varsa o da hasta olmak.
bir hafta boyunca her gün hastaneye gidip de doktoru göremeyen bir arkadaş var, ki bu bir istisna değil daha ziyade genel işleyiş.
artık son gün kapıyı vurup içeri giriyor, "ben bir haftadır her gün geliyorum, muayene olamıyorum" diyor. aldığı cevap "geber!" .
tabi çocuk şaşırıp kalıyor, nasıl yani diye. bunun üzerine "anlamadın galiba, geber dedim" diye tekrar uyarılıyor.
ee onbaşıdan, erden çok var tsk'da ne gerek var bunları tedavi etmeye.
zaten ortada açık bir emre itaatsizlik de var. onbaşıya verilen emir gayet net.

tsk

windows ile gelen kağıt oyunları konusunda en yetkin personel hangi kurumda ?

lojistik

geçen gün yine lojistik gazinosunda satranç oynuyoruz. (çitlerle çevrili alanımızda) o sırada gençler dvd çalarlardında film izliyorlar, masa tenisi ve bilardo oynayanlar da var. (ayrıca askerlik yan gelip yatma yeri de değil)
bir ara filmden hızlı nefes alış veriş sesleri duyuldu =) bunun üzerine masa tenisi, bilardo neyim oynayan gençler birden tüm işlerini bırakıp, televizyonun etrafındaki yerlerini aldılar. sevişme sahnesi bitene kadar da oyunlarına ara verdiler.
seviyorum bu gazinoyu...